24 Mart 2018 Cumartesi

Dergiler, Yaşam ve Ölüm


İki temel anla başlar ve biter canlıların bu dünyadaki yolculuğu. Işıkla ilk ve karanlıkla son kez tanıştıkları anlarda.

İki ana yoldan gider canlıların bu dünyadaki yolculuğu. Yaşamın ve ölümün yollarından.

Kitaplar evrenin yolculuğunun neresindedirler? Dergiler neresinde? Gelecek "ne yana düşer usta"?

....



Notos Kitap Yayınevi, bir takımadaymış. Onların anayurduymuş. Bir dizi adadan oluşuyormuş. Takımadanın sekiz yıllık bir tarihi varmış. Şimdi sekizinci yılın içindeymişler.

"Şimdi" ne zamandır? Yukarıdaki cümleyi yazmaya başladığım an mı, yoksa bu sorunun sonundaki işareti koyduğum an mı? Yoksa birilerinin bu satırları yazmaya veya okumaya başladığı ya da bitirdiği an mı? Şimdi ne zamandır?


Notos Kitap Yayınevi, "kendi olanaklarıyla kendini var etmeye çalışan bir yayınevi" olarak tanımlanmış. Yaptıkları şöyle açıklanmış:

"Ama küllerinden de doğmuyor. Altı yıl içinde her zaman bağımsız, sivil, dik duruşunu korumaya, kendini butik bir yayınevi olarak tasarlamaya çalıştı."


Kuruluş günü, 1 Ekim 2006 olarak belirtilmiş. Son on iki yılda yaşananlar düşünülürse, Türkiye gibi bir ülkede Notos dergisinin yayınını sürdürebilmesinin değeri daha iyi anlaşılabilir. İnsanların ışıktan ve yaşamdan uzaklaşıp karanlığa ve ölüme yanaştığı koşullarda sanatın önemi daha da artar. Dinlemeyi ve konuşmayı, okumayı ve yazmayı, bakmayı ve görmeyi, anlamayı ve göstermeyi öğretemese bile; onlara giden yollar açar. Evrenin ve doğanın, toplumun ve insanlığın, yaşamın aynası olur.




"Notos Hakkında" verilen bilgilerde Semih Gümüş "Yayın Yönetmeni", Dilek Emir "Genel Koordinatör", Tuğba Eriş Yayın Koordinatorü", Oğuz Tecimen ve Meliha Tila Sadık "Editör", Atilla Erol da Teknik Danışman    olarak belirtilmiş. Dergiyle ve kitaplarla ilgili bilgilere "Yayınlar" başlığı altında "Notos" ve "Kitap" bağlantılarıyla ulaşılabiliyor. Notos Kitap girişinde bir alıntı var: "Romancı, kurmaca ortamı aracılığıyla aklı sınar. Kurmaca, dünyanın yoksun olduğu, dünyanın unutmuş olduğu, elde etmeyi umduğu, belki de hiçbir zaman erişemeyeceği şeyi yaratır."   – Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü

Şimdilik gelişmeler beklentilerimize pek uygun olmasa da, 21. yüzyılda yeni bir çağda yaşamakta olduğumuza kuşku yok. Birbirimizi ışık hızıyla bulabiliyor, duyabiliyor ve görebiliyor, ışık hızında konuşabiliyoruz. Sesler ve renkler, sözcüklerle birleşip evrenin sonsuzluğundan gelen izleri anlatıyor. Kendi hızı saatte onlarca kilometreyi geçemeyen insan, ışığın hızının peşine ve ötesine düşüyor.

Umutla girdiğimiz bu ışıklı çağda karşılaştığımız korkunç karanlıklar, dünyaya damgasını vuran aşırı hızın yarattığı bir baş dönmesinin ve beyin duyusu yitiminin sonuçları olabilir mi?

....


Ahmet Ümit "İnsan karanlık bir mahluk" demiş Cumhuriyet Kitap Eki kapağında. Gamze Akdemir "Karanlıkları engelleyebilir mi böyle bir sistem?" diye sormuş. Ahmet Ümit "Hiç kimse bu karanlığa uzak değil, her insanın içinde var" demiş.


Eray Ak bir ülkeyi, bir evi, yüz yıllık bir hesaplaşmayı anlatan Oya Baydar'la konuşmuş.




Metin Celal "Tahir, nasıl Fakir oldu?" diye sormuş.

Asuman Kafaoğlu Büke, Shakespeare'in güzelliği sonsuz kılmak amacıyla yazdığını söylemiş.



Ali Bulunmaz, Samuel Alexander'ın "Yeteri Kadarsa Çoktur" kitabından, Henri David Thoreau'nun yaklaşımından söz etmiş.

Çiğdem Zehra Özcan, Yunan düşünür Costa Douzinas'ın "İnsan Hakları ve İmparatorluk" kitabını tanıtmış.

Sadık Aslankara Notos Kitap'ın kitaplaştırdığı tefrikaları, Cahit Irgat'ın elli yıl önce yayımlanan anı yazılarını konu almış. "Çok Yaşasın Ölüler".


 Mavisel Yener, Miyase Sertbarut'un "Ünsüz Youtuber'ın Günlüğü" adlı kitabını konu alan yazısına "Tüketim algısına eleştirel bir bakış" başlığını atmış.

Semih Poroy FEKLAVYE'de "Bir şiir ömrün ne kadarına değer?" sorusunu sormuş.

İçindeki karanlıkla başa çıkamıyorsa, dışarıdaki karanlığa çözüm olabilir mi insan? Karanlığa gömüldüyse, ışığı bulmanın ve yeniden insan olmanın yollarını bulabilir mi?

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine" diyebilir mi?

Güzel bir gelecek, kaç ömre değer?

....

İki ana sona gider canlıların bu dünyadaki yolculuğu. Yaşama ve ölüme.

Bir başkasını sevdikçe, onu sımsıkı kucaklayıp korudukça, evrendeki iki noktanın ve iki zamanın buluşmasının ölümü unutturan güzelliğini hissettikçe; yaşam yeni anlamlar kazanır.

Nefret ettikçe, başkalarını hizaya sokmayı tek amaç olarak gördükçe, yalnızca kaçınılmaz sondan kaçmak için o sonu bir an önce bulmaya çalıştıkça; yaşamın ışıkları zayıflar ve ruhların karanlığı büyür. Karanlık ruhların yasaları güzelliklere ve yaşama düşman olur. Kara katiller yaratır. Ölüm, özgürlüğü ve yaşamı boğar.

Siz ölmek için mi, yaşamak için mi yaşıyorsunuz? Yaşamınızda nasıl kitaplar var? Kitaplarınız evrenin neresinde? Karanlığı ve düşmanlığı mı, ışığı ve sevgiyi mi anlatıyorlar?

17 Mart 2018 Cumartesi

Kitap Işıkları


Işık güneşten ve yıldızlardan mı gelir, doğadan ve yaşamdan mı? Evren bunların tümü müdür, hiçbiri midir?

Kitaplar kimin için yazılır? İnsan yoksa kitapları kim okur? İnsan varsa kitaplar onlara nasıl ulaşır? Kitap ekleri hakkında neler söylenebilir?

....


"KitapEki", kendisi hakkında şunları söylemiş:

"Kitapeki, bir kitap eleştirisi ve kitap tanıtımı sitesidir. Daha çok kitap, daha çok fikir ilerleme getirir, karanlığı geriletir! Tartışmadan ve tartışmaya zemin olmaktan korkmaz. Teşvik eder! Her gün yenilenir. Yazıların içeriğinden yazarlar sorumludur."


Ursula Le Guin'in "Dünyanın Kıyısında Dans" kitabının önsözünde “Basılan kitapların fikirlerini hiçbir zaman değiştirmemek gibi bir sıkıntıları var” dediğini aktarmış.

Kitap Eki'nin bir "Kitap Kolektifi" de varmış. Kitap Kolektifi , www.kitapeki.com sitesine bağlı ticari bir etkinlikmiş. Edebiyat ya da çocuk topluluklarından birine abone olunca daha uygun koşullarla kitap alınabiliyormuş:

"Kitap Kolektifi nitelikli seçkileriyle kitapseverlerin okuma alışkanlıklarını geliştirmeyi hedefliyor. 3 ve 6 aylık abonelik seçenekleriyle her ay hazırlanan seçki kapınıza kadar gelsin. Üstelik abonelerimize her ay küçük sürprizlerimiz de olacak."


M. Şeref Özsoy, "Kenan Akansu’nun Dramı", "Edebiyatımızın özgün yazarı: Demirtaş Ceyhun", " Fikret Demirağ’ın imzasıyla Ötme Keklik Ölürüm" gibi başlıklarla "İmzalı Kitaplar" hakkında yazıyormuş.


"Unutulmayacak bir serüvenin sonu; Adam Yayınları" <http://kitapeki.com/unutulmayacak-bir-seruvenin-sonu-adam-yayinlari/> yazısına "Türk yayın hayatına önemli bir katkısı olan Adam Yayınları 1981 yılında kurulmuştu ve geçtiğimiz günlerde (Adam Yayınları logosunu taşımasa da) yayımlanan Bazen Sonsuzluk Sürüp Giderken (Beat Kuşağı Şiiri) kitabı ile tamamen kapandı" diyerek başlamış.

....

Ali Bulunmaz, "'Uzun bir dün' ve Onetti'nin yalanları" başlığı altında "moda olandan kaçan", "yazınsal hırsızlığı kendini geliştirmek için önemli bir eğitim sayan, eleştirmenlerin gözünü boyamak için ve okurlara göre yazmayan Juan Carlos Onetti" ve kitaplarından söz etmiş.

Eray Ak, "İnsan mı, vicdan mı?" başlıklı yazısında İsmail Güzelsoy'un yeni romanı "Hatırla" ile okuru sekiz yüz yıllık bir geçmişe uzanan büyülü bir masala davet etmiş.

Reyhan Bayar sahaflıkta kırkıncı yılına giren Emin Necdet İşli ile "Sahafnâme" adlı kitabının oluşum sürecini ve "kâğıt arkeologluğu" adını verdiği mesleğini konuşmuş.

A. Kadir Paksoy, Aytekin Karaçoban'ın "Neruda: Yaşamı ve Şiirleri" başlıklı kitabıyla ilgili yazısını " 'Gecenin çiçek açmasını istiyorsak' Neruda'ya kulak verelim" diyerek bitirmiş.

Metin Celal, Juan Gabriel Vasquez'in son romanı İtibarlar'dan söz etmiş, "Javier Mallarino yaşayan bir efsane, Kolombiya'nın herkes tarafından saygı gören, en başarılı siyasi karikatüristidir" demiş.

Elif Aktan, Priscilla Mary Işın'ın "Yemeğin Kültürel Tarihi - Avcılıktan Gurmeliğe" kitabında yemeklerin sürprizlerle dolu öykülerini milyon yılları aşan bir süreçle birlikte anlattığını söylemiş.


Devrim E. Alkış'ın ilk romanının adı "Şantiye Gürültüsü", Hasan Akarsu'nun yazısını da başlığı olmuş.

Bâki Asiltürk, Haydar Ergülen'in "Sen Güneş Kokuyorsun Daha!" kitabıyla ilgili yazısına Shelley'den "İçinizde bulamadığınız şiiri başka yerde aramayın" alıntısıyla başlamış.

Mavisel Yener, Sevim Ak'ın "yazarlığının otuzuncu yılında kaleme aldığı 'Ada ve Adam'da, kendini sevgisiz, itilmiş hisseden ve yalnızlaşan bir çocukla birlikte okuru farklı labirentlerde" dolaştırdığı yazısına "Dokuz yaşındaki Ada, tuhaf davranıyor; huyu suyu değişmiş oğlanın" diyerek başlamış.

....

Kitaplar güneşten ve yıldızlardan mı gelir, insanın içindeki aydınlıktan mı? Kitap eklerinde ve tozlu raflarda kaldıkça mı geleceği aydınlatan bir ışık olurlar, sayfalardan ve ekranlarda her yana yayılıp yaşamla buluşabilirlerse mi?






14 Mart 2018 Çarşamba

Stephen Hawking'in Işıkları / THE LIGHTS OF STEPHEN HAWKING

 
"Stephen William Hawking 8 Ocak 1942'de İngiltere'de doğdu."

Stephen William Hawking, gökbilimci Galile'nin öldüğü günden 300 yıl sonra, 8 Ocak 1942'de İngiltere'de doğmuş. Galile, Galileo Galilei'nin adı mıdır, soyadı mıdır? Yoksa hem adı hem soyadı, ya da ne adı ne de soyadı mıdır? Galile'yle Hawking arasında, kaç ışık yılı vardır?



Stephen Hawking tarihteki kuramsal fizikçilerin en parlaklarından birisi olarak kabul ediliyormuş. Evrenin kökenleri ve yapısı hakkındaki çalışmaları, Büyük Patlama'dan kara deliklere uzanarak, bu alanda devrimci etkiler yaratmış. Hawking'in çok satan kitapları, onun bilimsel yeterliliğinde olmayabilecek okuyucuların bile ilgisini çekmiş. BBC'ye göre Hawking 13 Mart 2018 de ölmüş.



Stephen Hawking dünyayı bırakmış ve gitmiş. Geride değerli kavram ve bilgi parçaları bırakmış. "Herşeyin Teorisi" altında teorilerin sonsuzluğunu bırakmış. Geride yedi milyardan fazla insan bırakmış. Gitmeden önce onları uyarmış. Uyarılarının duyulmuş olup olmadığını asla bilmeyecek. Uyarılarının dinlenip dinlenmeyeceğini asla bilmeyecek. Geride bıraktığı insanlar bilecek mi?




THE LIGHTS OF STEPHEN HAWKING



Stephen Hawking left the world and went away. He left behind precious pieces of conception and knowledge. He left the infinity of theories under "The Theory of Everything". He left seven plus billions people behind. He warned them before he left. He will never know if his warnings had been heard or not. He will never know if his warnings will be listened to or not. Will the people he left behind know?


Stephen Hawking Biography (1942-2018)
By Nola Taylor Redd, Space.com Contributor

"Stephen William Hawking was born in England on Jan. 8, 1942 — 300 years to the day after the death of the astronomer Galileo Galilei."

"Stephen Hawking was regarded as one of the most brilliant theoretical physicists in history. His work on the origins and structure of the universe, from the Big Bang to black holes, revolutionized the field, while his best-selling books have appealed to readers who may not have Hawking's scientific background. Hawking died on March 13, 2018, according to the BBC."

www.space.com/15923-stephen-hawking.html

13 Mart 2018 Salı

Liderler ve Robotlar


Dünyada liderlik kavgaları ne kadar süredir yapılmaktadır? Veysel Dinçer, "21 Maddede Dünya Tarihinin İlk Fatihi Büyük İskender"  başlıklı bir yazı yazmış. Öyküsünü anlatmaya şöyle başlamış:

"Büyük komutan, II. Aleksandros (Megas Alexandros) M.Ö.356 yılının 20 Temmuz günü, bugünkü Yunanistan’ın kuzeyinde bulunan Pella’da doğdu. Makedonya kralı II. Philip’in oğlu olan İskender, Türk tarih literatüründe İskender Rumî ya da Makedonyalı İskender olarak da bilinir. M.Ö. 336-M.Ö. 323 yılları arasında Makedonya’ya krallık yapan İskender, tarihin gördüğü en büyük imparatorlardan biri kabul edilir. Doğduğu gün odanın penceresine iki kartal konduğu, göktaşı yağmuru olduğu ve Artemis Tapınağı’nın yıkıldığı rivayet edilir."
"Bir kış boyunca Mısır’da yönetim düzenlemesi yaptı, Alexandreya (İskenderiye) kentini kurdurdu" demiş.


Büyük İskender'in ulaştığı sınırlar, merkezi gücün egemenliği için bir dönüm noktası mı olmuştur? İskender olmasaydı, bugün dünyada Trump ve Putin, Türkiye'de Erdoğan ve Bahçeli de olmaz mıydı? İnsanlar kendilerini yönetmenin başka yollarını mı bulurlardı?


Bir parti başkanı niçin bilim ve sanat insanlarıyla uğraşır? Peki robotlarla polemiğe girmek nasıl bir duygunun sonucu olabilir? MHP lideri Bahçeli, bir robota ilginç bir tepki göstermiş. “Suudi Arabistan bir Hollywood yıldızına benzetilen robota vatandaşlık vererek ne yapmak, nereye varmak istemektedir?" diye sormuş. Bunun üzerine robotun tasarımcısı ABD’li mühendis Dr. David Hanson konuşmuş. Dr. Hanson, yüz yıl içinde insanlığın sonunun gelebileceğini söyleyip önemli noktalara değinmiş:


“Yapay zekâyı iyiliğe doğru yönlendirmeliyiz. Ancak böyle bir faciaya engel olabiliriz."
 "Bence insanlık kendi kendini yok etme yolunda. Hayatta kalma mücadelesini eninde sonunda nükleer silahlar ya da doğal dengenin bozulması nedeniyle kaybedeceğiz."
“Yapay zekâ davranışlarının sonuçlarını anlamazsa, insanlığın zekâ seviyesini geçerse tabii ki gezegenin kontrolünü ele geçirebilir.”
“Makineleri insanlığın iyiliğini gözetecek şekilde geliştirmeliyiz. Bizi ve bu gezegeni umursamalılar. Sophia’yı da bu doğrultuda geliştirdik. İnsanların iyi yanlarını bu robotta vücuda getirmeyi hedefledik. Onu bir çocuk gibi yetiştirdik.”
"Sophia’yı sadece Hollywood’dan, Audrey Hepburn’den değil dünyadaki pek çok kültürden esinlenerek yarattım. Mesela Nefertiti’den, Kanada’daki yerli halk İnuit’lerden, hatta eşimden etkilendim. Kültürler arasında köprü olacak bir robot olmasını istedim. Bu amaçlarımıza korku ve milliyetçilikle cevap veren herkes, yaratıcılığın ve ilerlemenin önünü kesiyor.“


David Hanson, Sophia’yla birlikte nisan ayında bir etkinlik için Türkiye’de olacakmış.

Peki insanları, "insanlığın iyiliğini gözetecek şekilde" geliştirebilir miyiz?

10 Mart 2018 Cumartesi

Kitap Evreni


Evren mi büyüktür, yaşadığımız kent mi? Yoksa yaşamak için terk etmek zorunda kaldığımız memleketlerimiz mi?

Dünya artık küresel bir köy müdür?


Bilgi kitaplarda mıdır, aklımızda mı? Gazetelerde midir, dergilerde mi, televizyonda mı? Bilgisayarlarda mıdır, telefonlardaki uygulamalarla gelen anlık güncellemelerde mi? Kağıdın üzerine sıvanan mürekkeple, ekranlarda parlayan ışıkla yapılan yayınlar aydınlık mı getirir, karanlık mı? Gerçekleri mi söylerler, büyütülen yalanları mı?

Kitapların evreni basılmış ve henüz yok olmamış sayfalar mıdır? Kendileri yakıldığı halde ışıkları başka akıllarda ve kitaplarda yeniden doğmuş kitapların ölümsüz düşünceleri midir? Teknolojik gelişmelerle bugün dünyanın her yanına ışık hızıyla yayılan renkler, sesler ve sözcükler midir? Bunlarda yaşayan güzellikler ve çirkinlikler, yaşam ve ölüm, sevgi ve nefret, hoşgörü ve linç, barış ve savaş, dostluk ve düşmanlık, bağışlama ve öç, aşk ve kin midir?

Sanat ışığın, sesin ve sözün her türlü oyununu kapsar mı? Edebiyat ayrı bir dünya mıdır, yaşama sanatının diğerleriyle eşit bir parçası mıdır? Bilim ve sanat birbirlerinin neresindedirler? İnsanın ve toplumun ilişkisi, sanatın ve bilimin bağlarına benzer mi?

Karanlık koyulaşınca doğumlar ışık getirebilir mi? Ölümden sonra yaşam var mıdır? Peki yaşamdan önce ölüm olmalı mıdır?

....


Kitapların evrenine açılabilmemizi bilim mi sağlamıştır? Matbaa olmasaydı bilgisayar olabilir miydi? Düşünce üretilmese, ışık dünyayı küresel bir köye çevirebilir miydi? Kitap evreni mi büyüktür, bilim evreni mi? Bilginin sonsuzluğunda kaybolmadan kitapların arasında dolaşabilir miyiz? Bilimi ve sanatı bulabilir, onlara ulaşabilir miyiz?


Kitaplar kendilerini dergilere ve kitap eklerine nasıl anlatabilirler? Dergiler ve kitap ekleri kitapları yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığa değil, yaşamayı ve merak etmeyi unutmamış herkese tanıtmanın bir yolunu bulabilirler mi? Herkese bilim ve sanat erişilmez bir amaç, gerçekleşemez bir düş müdür? Işıkla toplum arasında yükselen duvarlar, bilginin ve güzelliklerin herkese ulaşmasına asla izin vermez mi?

Ayfer Tunç, 1 Mart 2018'de Cumhuriyet Kitap kapağında "Huzursuzluk çağını yaşıyoruz", "Her türlü kolaylığı ve pek emek vermeden her şeyi elde edebileceğimizi vazeden, bu yolla insan zihnini hızla aşındıran bu çağ kavramları da törpülüyor" dediğinde; sesini kaç kişi duyar?

....


Metin Celal "Çevirinin politikası olursa" başlıklı yazısında, "Yayıncılarımız çeviri eserlere nasıl yöneldi?", "Okurun klasikleri sürekli ve çok okumasının nedeni nedir?" gibi soruların kendisini hep meşgul ettiğini söylemiş. "Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Türkiye’de Çevirinin Politikası ve Poetikası’nda (Ocak 2018, çev. Tansel Demirel, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.) bu soruların bir çoğunun cevaplarını veriyor" demiş.

Yaşam karmaşıklaştıkça, toplumsal dağılımlar bozuldukça, duvarlar yükselip uçurumlar derinleştikçe, insanlar iletişim mucizesiyle sürekli veri aldığı halde bilgiye ulaşamayarak ezildikçe; dinlemek ve konuşmak, okumak ve yazmak kolaylaşacak yerde zorlaşıyor mu acaba? Zengin daha zengin, bilgili daha bilgili, akıllı daha akıllı olurken; yoksul daha yoksul, cahil daha cahil, aptal daha aptal mı oluyor acaba? Teknoloji bizi ışıkta buluşturacak yerde sonsuz bir karanlık ve aydınlık ikileminin içine mi gömüyor?

Hiç değilse bilimin ve sanatın daha iyi kurallarla yönetilmesini sağlayabilir miyiz? Kitap evreninin, bu evrenin vereceği ışıkların amacı dünyanın daha güzel olması değilse; başka ne olabilir?


Cumhuriyet Teknoloji, http://www.cumhuriyet.com.tr/bolum/11/teknoloji.html

Cumhuriyet-Bilim-ve-Teknoloji-Dergisi, http://tr-tr.facebook.com/Cumhuriyet-Bilim-ve-Teknoloji-Dergisi-1491216571117068/

Herkese Bilim Teknolojihttp://www.facebook.com/herkesebilimteknoloji/?hc_ref=ARR70m1ksdNEdDoxNing18El3-aTn7eNxyF6zFyXG2HY2gwLA0Jq9J0_O0WwS8JU4M8

Keşifleri kadınlar yaptı, ödülleri erkekler kaptı,
http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/kesifleri-kadinlar-yapti-odulleri-erkekler-kapti, 8 Mart 2018

Cumhuriyet Kitap Eki, http://www.cumhuriyet.com.tr/haberkaynagi/252/Cumhuriyet_Kitap_Eki.html

Eray Ak, Ayfer Tunç'un yeni romanı, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/938145/Ayfer_Tunc_un_yeni_romani.html

Metin Celal, Çevirinin politikası olursa, http://okudugumkitaplar.blogspot.com.tr/2018/02/cevirinin-politikas-olursa.html

24 Şubat 2018 Cumartesi

Yaşamlar, Ekler, Kitaplar


Eskiden günlük gazeteler vardı. Haftalık, on beş günlük, aylık, üç aylık dergiler vardı. Merakla beklenip okuyucuyla buluştuğunda sevinç ve mutluluk, ışık ve umut dağıtan kitaplar vardı.

"Artık yok mu?" diye soracaksınız. Aksine çok varlar, bu yüzden de hiç yoklar. Zamanın bir anında, uzayın bir noktasında parlayıp hemen derin bir karanlığa gömülüyorlar. İnsanlardan ve dünyadan uzaklaşıyorlar. Veriler hızla artıyor. Harf ve rakam, renk ve desen, ses ve ezgi, durgunluk ve hareket kayıtları hızla büyüyor.

Eskiden bu kadar çok şiir kitabı yoktu ama şiir vardı. "Şiirin gücü, sözcüğün haysiyetini kollar" denmesine gerek kalmadan; şiirin gücü, yaşamın onurunu korurdu. İnsanlığı kucaklar, büyütür, yüceltirdi.

Eskiden de kitap ekleri vardı.

....






Kitaplar doğaya, topluma, dünyaya, evrene açılan birer kapıysa; kitap ekleri de onlara uzanan yolları gösteren haritalar olsa gerek. Ama galiba günlük yaşamdaki tüm etkinlikler gibi gerçek yolculuklar ve gidilebilecek yerler için de kolaylıkla bulunan ve herkesçe kullanılan kılavuzlar; zihinsel arayışlara çıkaracak yayınlara ulaşılmasında yeterince yardımcı olamıyor. İnsanlar gezilerinde ayrım yapmaksızın her yere gidebilirken, düşüncelerinde ve kitaplarda keskin sınırlarla ayrılabiliyorlar. Kendi alanlarının dışına çıkmıyorlar. Dil, konuşma, yazı anlamını yitiriyor. Barışın ve sevginin değeri, anlamı siliniyor. Düşmanlık ve nefret güçleniyor. Çocukları korumak için getirildiği söylenen yasaklar, çocukların geleceğini öldürüyor. Doğada en sert kayaları bile delerek filizlenebilen yaşam, toplumda karanlık duvarların arkasına kapatılıyor.

Doğada yaşam bir biçimde soluk alıp vererek yeşermekse, toplumda yaşam da bilgi ve düşünce alıp vererek büyümektir. Kitaplar ve onlara açılan kitap ekleri, toplumsal soluğun alınıp verilmesini sağlar.

....

Daha güzel yaşamlara kitaplarla gidebiliriz. Peki kendimizi, başkalarını, geçmişi ve bugünü anlamamızı sağlayacak ışıkları nasıl bulabiliriz? Konuşacağımız ve yazacağımız yeni diller bulabilir, birbirimizi dinleyebilir ve anlayabilir miyiz? Saygıya ve sevgiye dayanan bir hoşgörü dünyasında buluşup toplumsal fırtınalardan uzaklaşarak, küçük molalar verebilir miyiz? Sanatın dünyası, edebiyatın dili; buluşma noktamız ve ortak eksenimiz olabilir mi?

....


Cumhuriyet Kitap, 1 Nisan 2010.Şöyle demiş Ahmet Telli, Rozerin Doğan'la söyleşisinde.

"Bir dilin kazanılmış güzelliklerini yitirmeye gönlüm razı olmuyor."

"İçimde çırpınan kuşun hüzünlü yahut neşeli şarkısına dudaklarıma dokunan sözcüklerle karşılık vermek istiyorum, bunun şiir olduğunu düşünüyor yahut ben öyle sanıyorum. Sözcüklerin masumiyeti söyleme dönüştüğünde yerini ideolojiye bırakır."


Bu sözlerden sekiz yıl sonra Türkiye, doğanın sesine insanca karşılık verecek bir dil bulabilir mi?

....








Eray Ak, Altan Öymen'den '01 Adana' başlığı altında Altan Öymen’le 1981’de yayımlanmaya başlayıp on bir gün devam eden ve otuz yedi yıl sonra kitaplaşan röportaj dizisinin hikâyesini ve Adana’yı konuşmuş. Yaşar Kemal'in “Röportaj da bir roman gibi yaratmadır” sözünü aktararak "Adana 01’e dönersek bu bağlamda bir edebiyat kitabı mıdır, sadece bir röportaj kitabı mıdır, bir gazetecinin kitabı mıdır?" diye sormuş. Öymen şöyle yanıtlamış: 

"Yaşar Kemal’in romanlarında insanları tasvir ettiği bölümler müthiş gözlemler sonucu ortaya çıkmıştır. Kendi gözlemlerine dayanarak kalemini oynatır. İyi bir röportajcı da aynısını yapar. Bir Diyarbakır röportajı vardır mesela Yaşar Kemal’in... Kenti öyle bir anlatmış ki kente dair her şey gözünüzde birer birer canlanır. Öte yandan işsizlik kelimesini kullanmadan, tasvir gücüyle işsizlik meselesini anlatır. Hayran olduğum bir röportajıdır Yaşar Kemal’in. Romanında da aynı şekilde gördüklerinden aldığı ilhamı kendi muhayyilesinden de geçirerek verir bize. İyi bir gözlemci olunca çok iyi bir romancı da olunabiliyor. Yaşar Kemal bunun bir örneğidir."

Altan Öymen, röportaj boyunca yol arkadaşı olan Tan Oral'ın, "çizgilerinin dışında esprileriyle, bakışıyla metne de önemli katkı" sağladığını söylemiş. Önceki dönemlerde görsel malzemeyi hakkıyla yayımlama şansı bulunmadığını belirterek açıklamış:

"Tam da bu nedenle gidip gördüğümüz, konuştuğumuz insanları anlatırdık, tasvir ederdik, caddelerin kalabalığından, insanların yaşam şeklinden konuşurduk. Görsel malzeme öne çıktıkça bu anlatım olanakları azaldı. Konuşulan insanı tasvir etmek yerine net çıkmış bir fotoğrafı kullanmak pek çok şeyi anlatır oldu. Buna rağmen görüntü her şeyi karşılamıyor."

"Bu gibi röportajları demokrasinin gerçekten var olduğu bir ortamda yapmayı çok isterdim" diyen Altan Öymen'in, dileği gerçekleşmiş midir?

16 Aralık 2017 Cumartesi

Adalet Çavdar'ın Kitapları, Kedisi ve Bisikleti


21. yüzyılın kitaplara dost iki insanı olarak Adalet Çavdar'la aramızda kuşkusuz pek çok ortak nokta olabilir ama ben onun için yazmayı bisiklet hakkında yazdıklarını gördükten sonra düşündüm. Kuşkusuz ayrıldığımız konular da hiç az değildir, hatta iletişim çağımızın gittikçe hızlanan ve karmaşıklaşan dünyasındaki herhangi iki insan gibi bizim de farklılıklarımızın geçen her saniyede ve yaşadığımız her anda sürekli arttığı, bu yüzden yakınlıklarımızda bile uzaklaştığımız söylenebilir. Birbirimizi ışık hızıyla görüyor ve duyuyor, birbirimize sözcüklerle dokunabiliyoruz. Peki kendimizi ve birbirimizi anlamak, doğayı dinlemek için ne kadar zaman bulabiliyoruz? Yaşamlarımızın çizgileri ayrılıyor, asla buluşmayacak bir yalnızlığa uzaklaşıyor.

Kitaplar ve bisiklet evrenin, uzayın ve zamanın, enerjinin ve maddenin, yaşamın ve ölümün farklı noktalarında olan iki kişinin öykülerinin bir an için kesiştiği bir nokta olabilir mi?

Bir insan evrende bir nokta mıdır? Adalet Çavdar'ın listelediği (1) ve hakkında yazdığı kitaplar, hiç değilse on kişiye gerçekten ulaşır mı? O on kişi buldukları güzellikleri, yaşamlarındaki en değerli on kişiyle paylaşırlar mı? Böylece kitaplardaki ışık dalga dalga insanlara, tüm evrene yayılabilir mi?

Adalet Çavdar listesinde Frederic Gros'un "Yürümenin Felsefesi" kitabına yer vermiş. Yürümenin yaşamlarımızdaki anlamı da aramızdaki bir ortaklık olabilir mi?

....


Adalet Çavdar'ı okuduğu ve tanıttığı kitaplarla tanıdım. "Işıktan Düşen Notlar" içindeki bir "Kitaplar, Fuarlar, İnsanlar" listesinde (2) Adalet Çavdar'ın yazılarından söz etmişim.



 Ayşe Kulin'in "Kanadı Kırık Kuşlar" kitabı için yazdıkları (3) ve Yekta Kopan'la "Sakın Oraya Gitme" vesilesiyle "Birbirimizi nefesle beslemeliyiz" (4) söyleşisi.



 Adalet Çavdar kimdir? Günümüzde hiç tanımadığınız bir insan hakkında bilgi edinmenin sonsuz yolu var. Küçük bir arama, İngilizce bir özgeçmiş getirdi. (5) Adalet Çavdar 1988'de Iğdır'da doğmuş. Temel eğitimini ve liseyi Ankara'da tamamlamış. Sonra İstanbul'a taşınmış ve üniversiteye başlamış. Bu özgeçmiş yazıldığı sırada öğrenciliği sürüyormuş. Tiyatroya, edebiyata ve müziğe ilgi duyuyormuş. Bir günlüğü de varmış.




"Blog" karşılığı olarak artık günlük kullanılabilir mi? Ya da geçmişin kilitli defterlerine el yazısıyla yazılan çocukluk, gençlik ve yaşlılık anılarından ayırmak için; güncelliği daha çok çağrıştıran "günce" sözcüğünün yalnızca İnternet'teki kişisel kayıt yazıları için kullanılması önerilebilir mi? Günce ya da web güncesi denince, artık yalnızca blog anlaşılabilir mi? Günce denildiğinde  blog, "Adalet Çavdar'ın güncesine artık erişilemiyor"dendiğinde bu blogdaki bilgilerin artık sonsuza dek yeniden okunamayacağı  anlaşılabilir mi? Bir güncenin İnternet dünyasından silinmesi, bir günlüğün birdenbire ortadan kaybolması ya da yanmasıyla aynı etkiyi yapabilir mi?

Adalet Çavdar'ın güncesine artık erişilemiyormuş. Yazarlar "adaletcavdar.wordpress.com" sitesini silmişler. Yazarların tüm yazdıkları, bir anda hiç yazılmamış olabilir mi?

....


İnternet siteleri de geceleri gökyüzüne bakınca gördüğümüz yıldızlar gibi. Kent yaşamının evrene yaydığı ışık gürültüsünden uzaklaştıkça yıldızların daha kolay görülebilmesi gibi, yazılıp paylaşılanların anlık kalabalığından kurtulmanın yolları bulundukça da bazı siteler ışıldıyor. Adalet Çavdar'ın yazdıkları da, kitaplarla ve yazılarla yapılabilecek yolculuklar için yeni yollar gösteriyor.

Okuduklarımız yaşamayı bir sanata dönüştürmemize, ustaca yaşamamıza katkı sağlayabilir mi? Adalet Çavdar, sanatın dolu dolu yaşanmasını isteyen bir sitede iki yazı yazmış. "Kavga Ederseniz Hayata Daha Sıkı Tutunuyorsunuz" ile Sezgin Kaymaz'ın, "Bir Merakın Peşinde" ile Haruki Murakami’nin kitabından söz etmiş. (6)

"Yirminci kitap yılında on beşinci kitabını yazan Sezgin Kaymaz’ın yeni romanı Farfara, April Yayınları’ndan çıktı. Farfara’da, Lucky’nin enikleriyle ortalığı karıştırıp sonra insanları bir araya getiriyor Sezgin Kaymaz. Küçük ve kaderi elinde sandığımız hayvanların aslında bizim kaderimizi belirlediklerini anlatıyor."


"Haruki Murakami’nin macera ve gizem dolu, büyükler için yazılmış masal tadındaki öyküsü Tuhaf Kütüphane üzerine bir inceleme..."



Adalet Çavdar, bir ara Kalem Ajansı'nı ziyaret etmiş. (7)

"Bugün ofisimizde Adalet Çavdar'ı ağırladık. Pek neşeli bir konuşmaydı, o kadar çok konuştuk ki bir sonraki yılbaşı planımızı bile yaptık! :)) @adalet_cavdar @mollaoglunermin #adalet çavdar" Kalem AjansTwitter: @kalemagency






....




Seçil Epik, “Vitrinde Edebiyat” dosyası kapsamında, "Kitabı vitrine taşımak" başlığıyla edebiyat yayınlarında "kitap tanıtım" yazısı yazanlara sorular yöneltmiş. Elif Tanrıyar, Adalet Çavdar, Emek Erez, Ali Bulunmaz, Özge Uysal ve Ece Karaağaç ile konuşmuş. Ayda kaç kitap okuduklarını, neden ve kimin için yazdıklarını, eleştiri ile tanıtım yazısı arasında nasıl farklar gördüklerini sormuş. (8)

Nerelerde ve ne kadar süredir yazdıkları sorusunu cevaplarken Elif Tanrıyar gazetecilik mesleğine 1995 yılında başladığını, 2005 yılında Milliyet Kitap Eki’ne yazmasıyla birlikte edebiyat konusunda yoğunlaştığını söylemiş. Diğer yazarlar çeşitli ortamlarda üç ile on yıl arası sürelerde ve çeşitli yayınlarda yazdıklarını belirtmişler.  Duvar Kitap ve Edebiyat Haber, SabitFikir, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap ve Peyniraltı Edebiyatı adları geçmiş.

Adalet Çavdar'ın sorulara verdiği yanıtlardan bazıları şöyle:

"Yaklaşık beş yıldır neredeyse 10 ayrı yere kitap, tiyatro tanıtım yazıları ve röportajlar yapıyorum."

"Birkaç unsur var. Benim ilgimi çeken bir konuyu yeni bir biçimde anlatıyor olması, kitabın özellikle bir şekilde duyulmasını istemem. Bir de tabii benim haricimde gelişen durumlar, yazdığım yayınların talep ettiği yazılar ya da yayınevlerinin hakkında yazar mısınız diye rica ettiği ve yazmaya değer gördüğüm kitaplar..." ("Bir kitapla ilgili yazı yazmanızı etkileyen unsurlar neler?")

"Bizim tanıtım yazısı hızlı ve kısa yazılan bir metin. Kitap ve yazar hakkında basın bülteni ve yayınevinin sunduğu tanıtım yazısından bağımsız olarak bilgi vermek için yazıyoruz. Eleştiri ise çok daha farklı bir alan. Yazanın donanımı eleştiri yazımı konusunda oldukça önemli. İyi bir okur olmanın yanı sıra iyi bir hafıza ve yorumlama, kıyaslama gücü de gerektirir eleştiri yazısı yazmak. Her yazılan tanıtımdan daha uzun metinlere eleştiri dememek gerekir. Ayrıca eleştiri metninin temelleri, dayanakları olmalı. Bir olmazı anlatırken nedenini niçinini kötülemeden anlatmaya çaba göstermeli. Tanıtım metinleri sadece bir göz aşinalığı sağlıyor okura ve yazarın biraz daha sosyal medya da görünmesini sağlıyor o kadar." (Kitap tanıtım yazısıyla eleştiri yazısını sizce birbirinden ayıran nedir?")

....


Adalet Çavdar'ın yazdıklarına bakarken, nasıl bir bağlantıyla yöneldiğimi hatırlamıyorum, bir yazıyla karşılaştım. Hasan Turgut “ 'Bir Fotoğrafın Arabı:' Barış Bıçakçı" başlığı altında yazmış. Bir de fotoğraf kullanılmış. (9)

"Bir gizlilik tabakası kaplamıştır Barış Bıçakçı’nın yazarlık konumunu. Her şeyin mutlak bir görünür olma hâliyle damgalandığı bir dönemde bu tabakanın varlığı hiç şüphesiz bir imtiyaz kaynağıdır. Bıçakçı ismi etrafında oluşan çeşitli mitlerin imtiyazın sert duvarında gedikler açma amacı taşıdığı söylenebilir; ancak bunun istenilen sonucu ortaya çıkarmadığı da biliniyor. Edebî ontolojisini kamusal alandan sakınarak sürdüren bir yazar olarak Bıçakçı, sadece metinleri kanalıyla bir söyleşim sistemi kurmayı seçmiş gibidir. Bu tercih giderek yazınsal özgürlüğün yazar dışı çerçevelerle kuşatılması sonucunu getirse de, metne bir tür gizem zerk eder."  

"Walter Benjamin’e göre, deneyim hiçbir zaman stratejik deneyimin siper savaşı, iktisadî deneyimin enflasyon, bedensel deneyimin mekanik savaş, ahlakî deneyimin iktidar sahipleri tarafından boşa çıkarıldığı bu dönemdeki kadar yalanlanmamıştı. Bıçakçı’ya teknoloji tarafından tasallut altına alınmış olan gündelik hayatın herhangi bir mecrasında bir söz üreticisi olarak rastlanılamaması deneyime yüklediği niteliksel değerle yakından ilişkilidir. Okurlar yalnızca kitapları kanalıyla iletişime geçmeyi öneren bir yazınsal varoluşla karşı karşıyadır. Ancak bu öneri dijital tahakküm biçimlerinin hemen her şeyi özdeş ve mekânsal açıdan eşit kılan koşullarında geldiği için teklifin sahibine negatif bir bakış atfeder."

Gördüklerim iki küçük söz, bir soru ve bir yorum getirdi.

Bu yazı elbette ki güzel bir yazı. Düşünen, araştıran, öğrenmek, bilmek isteyen kişilerin izlerini yansıtıyor. Ama Brecht'in söylediği gibi, şöyle ışıkla donatabiliyor mu her yanı? Yoksa sözcüklerin arkasına mı saklıyor gerçeği? Karanlığın yansımalarından kurtulamadan, yalnızca karmaşık bir umutsuzluğu mu yansıtıyor? Bir yaşama sevinci verebiliyor mu, yalnızca ölümü mü anlatıyor? Yoksa "Benim sözüm bilgi ve düşünce üzerinedir, yaşamak senin işindir, kendi ışığını kendin bulmalısın" mı diyor?

Hasan Turgut'un yazısında kullandığı bu fotoğraf çok yalın bir fotoğraf. Yağmurlu bir günde bir pencerenin yanına giden ve elinde bir ışık kayıt aracı olan herkes kendi gördüğünü ölümsüzleştirebilir, buna benzer bir fotoğraf çekebilir. Bu fotoğraf çok karmaşık. Çünkü gerçek silinmiş ve yine orada duruyor. Binalar yoklar ama içlerinde insanlar yaşıyor. Çözümlemesi en zor olanı da su damlaları. Her biri farklı biçimde, boyutta ve tonda. Işığın yansıması hiçbirinde aynı değil. Çözümlemesi en zor olanı, bir büyük iki en küçük atomdan oluşan su molekülü. Çünkü su yaşamdır ve yaşam tümüyle çözümlenebildiği anda yalnızca karanlık ve sessizlik, yalnızca ölüm vardır.

Kitaplar ve kitaplar üzerine yazılanlar yaşamla buluşabiliyor, ona ışık katabiliyor mu? "Sınırlı bir kitleye yazıyoruz ve genelde birbirimizin kitaplarını/ yazılarını okuyoruz, yazıyoruz" diyen Adalet Çavdar'ın yazdıkları daha geniş bir çevreye, sınırların dışına taşan bir çeşitliliğe nasıl ulaşır?

....


Işıldayan sitelerin pırıltılarını görüp anlayanlar onları duyurup yaygınlaştırmanın, koruyup geliştirmenin yeni yollarını bulabilirler mi? Ortak bir akıl geliştirebilirler mi? Işık hızında iletişim kurabilmek, yalnızca anlık verilerin daha çok kişiye daha hızlı ulaşmasını sağlamakla kalmayıp, nitelikli yeni bilgiler oluşmasına ve bunların yaygınlaşmasına da katkıda bulunabilir mi? Birbirini anlayan ve hisseden insanlar, birlikte çalışmanın yeni yollarını bulabilirler mi? "Sanat Dünyası" (10), evrende ışık halkalarıyla büyüyebilecek yeni izlere açılan bir kapı olabilir mi?

"Çıkarlarda değil ilkelerde buluşmanın, öne geçmenin değil paylaşıp birlikte gelişmenin bir yolunu bulabilir, bilimin ve sanatın farkını görebilir, gösterebilir, duyurabilir miyiz?" (11)

....


Adalet Çavdar'ın olmayan bisikletini de bir kitap tanıtım yazısında gördüm. Benimse yalnızca çok küçükken, üç tekerlekli bir bisikletim olmuştu. Bu yüzden bisikletin belki de en büyük değeri olan sessiz özgürlüğü, doğayı sesin ve maddenin çığlıklarıyla kirletmeden daha çok yere daha çabuk gidebilme ve bunu paylaşabilme mutluluğunu yaşayamamıştım.

Adalet Çavdar "Benim hiç bisikletim olmadı" demiş. (12) Sinan Cömert'in "Bin Tanrılı Ülkeye Bisikletle Yolculuk" kitabını tanıtmış. Sinan Cömert, "‘Hayatta dokunduğum şeyleri bir şekilde anlatabilmekti tek derdim" diyormuş, "içinde bisiklet, gezi, doğa, mitoloji ve tarih olan bir kitabı okurla buluştururken satırlar arasında gezinenleri harekete geçirmeyi" istiyormuş.

Şöyleymiş Adalet Çavdar'ın olmayan bisikletiyle yaptığı yolculuğun öyküsü:

"Size garip gelebilir ama benim gerçekten hiç bisikletim olmadı. Bunu yazmamın nedeni hikâyenin trajikliği değil, gerçekten öyle. Biz üç kız kardeş bisiklete binmeyi hiç öğrenmedik, neden bilmem öğrenmek için de hiç çaba sarf etmedik ama yolda olmanın, yolculuk yapmanın her hâlini her daim sevdik."

....


Adalet Çavdar'ın yaşamına bir de muhallebici kedisi girmiş. (13) Bu yeni sayfasındaki "Başlangıç" tıklandığında, eski sayfasının sonu yeniden geliyor, artık olmadığı bildiriliyor.


Oysa biz, "Yazıyoruz, o halde varız. Okumuyoruz, o halde yokuz."

Basılı kitaplara dokunabiliyoruz, elimizle tutabiliyoruz, zamanla değiştiklerini ve yıprandıklarını görebiliyoruz, var olduklarını biliyoruz.

Elektronik kitaplar da gerçekten var mı?


1. Adalet Çavdar’ın önerisiyle beğenerek okuyacağınız 10 kitaplık bir seçki, http://kitapeki.com/adalet-cavdarin-onerisiyle-begenerek-okuyacaginiz-10-kitaplik-bir-secki/, 11 Kasım 2017
2. Mehmet Arat; Kitaplar, Fuarlar, İnsanlar; http://mehmetarat.blogspot.com.tr/2016/12/kitaplar-fuarlar-insanlar.html, 3 Aralık 2016 Cumartesi
3. Adalet Çavdar, Ah o tedirgin hayat yok mu, http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ah-o-tedirgin-hayat-yok-mu-434830, 11.11.2016
4. Adalet Çavdar, Birbirimizi nefesle beslemeliyiz, http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/birbirimizi-nefesle-beslemek-zorundayiz-434817, 04.11.2016
5. Adalet Çavdar, http://www.sahi.com.tr/en/b/yazar/adalet-cavdar/
6. Adalet Çavdar, http://www.artfulliving.com.tr/yazar/adalet-cavdar-u-10162
7. Instagram photo by kalemagency, www.lakako.com/post/BPM_t01hwhf
8. Seçil Epik, Kitabı vitrine taşımak, t24.com.tr/k24/yazi/kitap-yazisi-sorusturma,1429
9. Hasan Turgut, “Bir Fotoğrafın Arabı:” Barış Bıçakçı, http://t24.com.tr/k24/yazi/baris-bicakci,1427
10. Sanat Dünyası, http://www.facebook.com/groups/232028053547873/
11. Ortak İletişim Grubu: Sanat Dünyası, http://gelendunya.blogspot.com.tr/2017/08/grup-listesi.html
12. Adalet Çavdar, Sinan Cömert'ten 'Bin Tanrılı Ülkeye Bisikletle Yolculuk', http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/877919/Sinan_Comert_ten__Bin_Tanrili_Ulkeye_Bisikletle_Yolculuk_.html, 01.12.2017
13. Adalet Çavdar, http://muhallebicikedisi.wordpress.com/